Thursday, 15 July 2010

40 Yıl Sonra Hendrix!


Modern rock müziği ve gitarının en büyük ilham kaynaklarından birisi olan Jimi Hendrix'in, 1969 yılında yapmış olduğu ve daha önce yayımlanmamış 12 kayıtlı eserden derlenen “Valleys of Neptune” isimli albümü Mart ayı başında Avrupa'da Sony etiketiyle piyasaya sürüldü. Albümün prodüksiyon hikayesini merak ediyorsanız, prodüktör Eddie Kramer'in ağzından Jimi ve “Valleys of Neptune”

Gitar çalanların çoğu, Hendrix ile ilk müzikal tanışıklığını mutlaka hatırlar. Jimi'nin dinleyici üzerinde öyle bir etkisi vardır. Bana soracak olursanız, 1992 yılında Akmar Pasajı'nda dolanırken eski bir plaktan çalan ve dünyanın bir başka olduğu, farklı duyulduğu, şimdikinden çok daha değişik, çok daha pastel renklerle yaşandığı belli olan bir zamanından gelen notalara doğru çekildim. Çalan parça Hendrix'in yorumuyla bambaşka yerlere çekilmiş olan All Along The Watch Tower'dı. Daha sonrasında Purple Haze, Hey Joe, Little Wing gibi klasikleri de dinleyerek gitar dünyasının adı konmuş ilk kahramanının (ki daha sonra Guitar Hero teriminin de doğmasına vesile olacaktı kendisi) açtığı sonsuz dünyaya ilk adımları atmış oldum. Hendrix hayranlığımda rahmetli Yavuz Çetin'i aralıksız onlarca kere canlı izleme ve Little Wing ile Red House cover'larında nasıl bir performans sergilediğine şahit olmamın da ciddi bir rolü vardır mutlaka. Yavuz Çetin'e bir gün şans eseri aynı masada denk geldiğimde ona masadaki dostlarının bir soru sorduklarını duydum: “Yavuz böyle çalarken kendini nasıl hissediyorsun?” Yavuz'un cevabı çok netti: “Sanki Hendrix içimdeymiş gibi, kendimi ona yakın hissediyorum bir şekilde.”

Bana sorarsanız Hendrix'in vokalinde ve gitarına dokunuşunda diğer müzisyenlerinkinden farklı, daha ulvi ve dünya dışından geldiğini hissettiren bir sihir var. Bunu Erkan Oğur'un tuşesinde, Fazıl Say'ın piyanosunda da aynı şekilde duyduğumu düşünüyorum. Pek tabi ki Hendrix'i canlı dinleme şansını bulamadım ama elime geçen her türlü kaydını, plağını, bootleglerini, videosunu dinleyip izlediğim aynı şekilde kilitlendiğimi farkediyorum.

Bir çoğumuz, “Hendrix'in daha önce yayımlanmamış eserleri” lafında fena halde aşinayız. Zira rock müzik dünyasının adeta ilahı olmuş bir ismin -üstelik de 28 yaşında hayattan göçüp gitmiş genç bir yeteneğin- çeşitli yayıncılar tarafından farklı şekillerde mikslenmiş, sanatçının hayatında çalışmadığı isimlerle çalışmış gibi gösterildiği üst üste kayıtlarla edit edilmiş eserlerini duymuşuzdur. Ben ki ciddi bir Hendrix dinleyici olduğumu söylemeliyim, yıllar önce bootleg ve “daha önce yayınlamamış” eserleri dinlemeye çalışmaktan usandığımı itiraf etmeliyim. Birbirinden ilgisiz, tamamlanmamış, demo şeklinde piyasaya sunulmuş, çalanın kim olduğu ayırt edilemeyecek kirlilikte onlarca eser, yıllardır biz gerçek fanların hassasiyetini suistmal etmek için, sanatçının itibarını beş paralık etmek pahasına kamyon yüküyle piyasaya çıkıyordu. Neyse ki Hendrix ailesi bu durumun rahatsız edici boyutlara vardığını çoktan fark etmiş durumdalar ve sanatçının tüm kataloğunu kendi üzerlerine geçirdiler. Şimdi ise Sony Müzik, bu eşsiz katalog için yayın hakları konusunda aileyle bir işbirliği yaptı ve sanatçının yayınlanmış yayınlanmamış tüm eserleri, artık Sony Music etiketiyle analogdan dijitale (LP'den DVD ve mp3'e kadar) her türlü medya üzerinden ulaşılabilecek. Koleksiyonerler için kutu setler ve daha önce duyulmamış başka kayıtlar da gün ışığına çıkacak, daha önceki albümlerin ise yeni baskıları farklı dinleyici profilleri göz önünde bulundurularak yayınlanacak. Experince Hendrix Derneği'nin başkanı, aynı zamanda Jimi Hendrix'in üvey kız kardeşi Janie Hendrix de bu birlikteliğe sıcak bakıyor ve Jimi Hendrix isminin büyüklüğünün dijitalleşmiş dünyada unutulmaması gerektiğinin altını çiziyor.

Londra Olympic Stüdyoları

Valleys of Neptune'a kısa bir bakış
Çoğu 1969 yılında Londra Olympic Stüdyoları'nda kaydedilmiş bir albüm olan Valleys of Neptune'da toplam 12 daha önce duyulmamış parça bulunuyor. Evet bazı şarkıları daha önce dinlemiş olabilirsiniz -mesela Stone Free gibi- ama burada duyacağınız tüm şarkıların aranje ve çalımları daha öncekilerden tamamen farklı. Yani bazı şarkıları hem biliyor hem de bilmiyoruz gibi ilginç bir durum var. Ben bu duruma karışıklığı önlemek için ilk defa duyuyorum gözüyle bakıyorum. Albümün “Stone Free, Valleys of Neptune, Bleeding Heart ve Hear My Train a Comin'”den oluşan ilk dört parçası ile “Ships Passing Through the Night ve Lullaby for the Summer” şarkıları New York Record Plant Stüdyoları'nda kaydedilmiş. Geri kalan parçalar ise Olympic Stüdyoları Londra imzası taşıyor. Stüdyolar ve kayıtların yapıldığı kıtalar bile birbirinden farklıyken, albümün 2010 Mart çıkışı için çalışılan isim 1967'den beri Jimi'nin kayıtlarının başında bulunan tanıdık bir sima: Evet çoğumuzun hem prodüktörlüğü, hem de müzik prodüksiyonu üzerine yazmış olduğu kitapları sayesinde yakından tanıdığımız Eddie Kramer.

                                                                      Eddie Kramer

Peki Kramer, Valleys of Neptune ile ilgili neler düşünüyor? “O yıllar, Hendrix'in bir fenomen olarak parladığı ve hiç sönmemek üzere yıldızlaştığı yıllardı. Ben 69'da Jimi'nin yeni kurmakta olduğu Electric Lady stüdyosunun inşasında ve Led Zeppelin'in bir projesinde çalışıyordum; o yüzden bu albümde dinleyeceğiniz sadece üç parçanın (Stone Free, Valleys of Neptune ve Mr Bad Luck) 1969 yılında kayıt ve orijinal mikslerini yapmıştım. Özellikle Olympic'te gerçekleştirilen kayıtların hiç birinde overdub yok. Yani o gün Jimi ve Experience orada ne çaldıysa hemen hemen aynı şekilde albümde duyabilirsiniz. Aslında grup olarak daha sonradan bir efsane olarak anılacak Albert Hall Konseri'ne hazırlanıyorlardı ve Jimi neyi nasıl çaldıklarını duymak istiyordu. Bu kayıtların temeli de o deneyselliğe dayanıyor.”

Bu albümdeki kayıtlar aslında sadece Jimi ve tayfasının provalar sırasında yaptığı standart kayıtlardan mı oluşuyor? Kramer'in bu soruya cevabı net ve kesin: “Bu kayıtlar kesinlikle provalar sırasında bir şekilde mikrofon konup yapılmış kayıtlar değil. Jimi ve grubu, neler yaptıklarını duymak, neleri daha iyi yapabileceklerini ve sınırlarını görmek için sürekli kayıt yapmak istiyorlardı. Daha sonra saatlerce üzerinde konuşuyor, yeni fikirler üretiyor ve işleri üzerinde tartışıyorlardı. Valleys of Neptune, Jimi ve grubunun en ateşli, en yenilikçi olduğu ve Jimi'nin müzikal olarak farklı bir boyuta geçmeye hazırlandığı dönemden kalan belgesel niteliğindeki kayıtlar aslında.” Hemen belirtmek lazım, Olympos Stüdyoları'nda yapılan tüm kayıtlar canlı olarak gerçekleştiriliyordu. Yani burada duyduğunuz kayıtlar biraz önce de söylemiş olduğumuz gibi o gün çalındığı haliyle albüme kondu ve editten geçirilmedi. Kramer'in yer almadığı kayıtlar da aslında emin ellerdeydi. Kramer dışında Jimi, 1969 yılında Olympic'te Kramer'in asistanlığını yapan George Chkiantz ile gayet uyumlu bir çalışma ortamı kurmuştu. George, bir çok açıdan Kramer'e benzer yöntemlerle çalışıyordu ve özellikle editing (bantlı sistemlerde bant kesme-yapıştırma yoluyla) konusunda tam bir cambazdı. Projenin New York'da kaydedilmiş kısımları ise aynı zamanda Record Plant Stüdyoları'nın ortaklarından Gary Kellgren tarafından gerçekleştirilmiş. Kellgren ile ABD'ye geldiğinde tanışan Kramer, “Büyük bir yetenekti ve kayıt açısından bakıldığında birbirimize oldukça benzediğimizi söylemeliyim.” diyor meslektaşı için.

Jimi ve teknoloji bir araya geliyor

Valleys of Neptune albümü için Eddie Kramer iki farklı stüdyoda çalışmak durumunda kalmıştı. Albümün, daha doğrusu parçaların 2010 yılındaki versiyonlarının son halleri LAFX Stüdyoları'nda modifiye edilmiş bir klasik API masada ve eskiden Legacy olarak bilinen artık adını MSR adıyla anılan stüdyoların “C” odasında bulunan SSL 9000 masada mikslendi. Elinde 4 kanal bantlardan tutun, 16 kanala kadar türlü türlü malzeme bulunan Eddie Kramer, Valleys of Neptune için teknolojinin nimetlerinden de faydalanmaya karar vermiş. “Evet Pro Tools kullandım ve bir çok yazılımdan da fazlasıyla yardım aldım. Ama bana inanın Jimi tam bir alet edevat fanatiğiydi ve şimdi yaşasaydı çok büyük ihtimalle bu teknik ekipmanı beraber kullanıyor olurduk.” diyor konu hakkında. “Yazılımları, özellikle makara bantların bozulmuş ve distorsiyona uğramış kısımlarını düzeltip, sesleri doğru duyurabilmek amacıyla kullandım, yoksa aşırı prodüksiyonlu bir iş ortaya çıkartmak için değil. Jimi'nin sihiri zaten yalın olmasında yatıyor.” 1967-1987 yılları arasında yapılmış bir çok kayıt ile cebelleşmek zorunda kalan Kramer, Hendrix'in ölümünden 17 yıl sonra hangi kayıtların nasıl yapıldığı sorusuna da ilginç yanıtlar veriyor. Jimi öldükten tam 17 yıl sonra albüm kaydı mı? Nasıl yani? “Chas Chandler, 1967 yılında yapmış olduğumuz kayıtların master teyplerini elinde tutuyordu. 1987 yılında Jmi'nin grubundaki Noel ve Mitch'i arayıp bu kayıtlar üzerinde oynamalar yapıp yapmayacaklarını sormuş. İkili de ilginç olabileceğini düşünerek Jimi'nin ölümünden 17 yıl sonra overdub işlemine girişmişler. Ortaya çıkan işin bir kısmı hakikaten çok başarılı, bir kısmı ise bence 1967 yılındaki haliyle bırakılmalıydı. Nitekim benim yaptığım da tam olarak buydu. 67 ve 87 kayıtlarını aldım, en beğendiğim bölümleri editledim. Ortaya istediğim gibi bir sound çıkardım. Yani Valleys of Neptune albümünün New York kayıtlarında bolca edit ve overdub mevcut. Ama bunu Jimi'nin seveceğini düşündüğüm şekilde, işin orijinalliğine zarar vermeyecek şekilde gerçekleştirdim.” Peki ya alet edevat konusu? Kramer'in bu albüm sırasında kullandığı ekipmanda favorileri neydi? Eddie Kramer bildiğiniz gibi Waves yazılım firmasıyla anlaşmalı olarak çalışıyor ve bu sorunun cevabını sektörü takip eden okuyucularımız muhtemelen bildiler. Ama Kramer özellikle bant kayıtları dijital ortama geçirirken çok titiz davrandığını ve analog sistemin içerdiği her türlü ince detayı olabilecek en milimetrik kayıplarla Pro Tools'a geçirmek istediğini belirtiyor. Bunun için de konvertörlerin mükemmel olması gerekiyor. İşte beklenen soru:

Kramer analog bant kayıtlarını Pro Tools'a geçirirken hangi A/D konvertörden faydalandı?

Pro Tools ortamına geçerken kayıpsızlık asıl amaç tabi. BURL Audio B2 A/D konvertör seçtiğim cihaz oldu. Bunu sevmemin sebebi, cihazın içinde transformer'lar bulunması ve çıkan sound'un bayağı analog gibi duyulması.” Dijital ortama geçinceki işlem ise biz bilgisayar nesline biraz daha yakın: “Pro Tools'a geçilir geçilmez yazılımlar devreye girdi. Ama bunu daha önce de belirttiğim gibi bozuklukları temizlemek ve müziği olması gerektiği gibi duyurmak maksatlı yaptım. Waves yazılımları her zaman olduğu gibi ilk tercihim oldu. Özellikle “Helios” ve “The Pie” limiter yazılımları yeni çıkmış olmasına rağmen çok sık başvurduğum programlar oldu.”

Kramer'ın yeni albüm için aklındaki miks anlayışı, Hendrix'in gitarını sanki Jimi odamızda çalıyormuş gibi duyurmak olmuş. Bunun için gitaristin gitar tonlarına dokunmak yerine, onun tuşesini daha belirgin kılmak ve miksi bize yakın yani “in your face” tabir edilen şekilde yapma yoluna gitmiş. Analog ve dijital dünyanın hibridi şeklinde özetlenebilecek bir sistem kuran Kramer; Millenia stereo EQ'yu bus'ta kullanırken, eskilerden bir SSL limiter'dan da faydalanmış. Urei 1176 Compressor, LA-2ACompressor, Pultec gibi modellerden de beklendiği gibi yardım almış. 15 ips Dolby SR makaralara miks yapıldıktan sonra BURL konvertörle yine Pro Tools'a geçiş yapılmış.

Peki Kramer'ın en çok etkilendiği parça hangisi diye soracak olursak, albümle aynı adı taşıyan single, meşhur ses mühendisinin cevabı. Bunun sebebi ise basit.... Jimi'nin iki farklı versiyondaki çalımının bir harmanı olarak duyduğumuz parçanın bu son hali, için bir 1969 konseri, bir de 1970 konserinin kayıtları kullanılmış. İşin çarpıcı yanıysa sadece gitar vokal olarak seslendirilen ilk versiyon ile orkestra eşliğinde kaydedilen ikinci versiyonun metronomları birebir aynı olarak çalınmış ve performansların hiç birinde en ufak bir çekme, sarkma veya entonasyon bozukluğu olmamasıymış. “Bu biraz korkutucu ve sinir bozucuydu tabi” diyor Kramer ve ekliyor, “Bir insan bir yıl arayla, farklı insanlarla aynı groove ve metronomla hiç hatasız nasıl çalar anlamak mümkün değil”

Son olarak

Modern zamanlarda kaydedilmiş, post modern çağda farklı bir bakış açısıyla hayata geçirilmiş bu Hendrix albümü, bir çok otoriteye göre 2010'un albümü olmaya aday. Benim için de bu yıl içinde dinlediğim en farklı ve kendini dinlettiren albüm olan Valleys of Neptune, ileriki aylarda ülkemizde de satışa sunulacak. Bana sorarsanız hem müziğe, hem Hendrix'e hem de gitara olan saygımızdan mutlaka alınmalı ve arşive konup gözümüz gibi bakılması gereken, yeni ama yaşını başını almış bir başyapıt ile karşı karşıyayız...





Albümün miksleri sırasında Jimi'nin gitar tonlarına mümkün mertebe büyük müdahalelerde bulunulmadı. Daha yakın ve sıcak bir ton yakalamak için analog ve dijital birlikteliğinden oluşan hibrid bir sistem kuruldu.



Thursday, 4 February 2010

Müziği Değiştiren Mucit: Les Paul

Charles Darwin, “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar” sözlerini söylediğinde, muhtemelen hem müziği hem de bilimi aynı potada eriten ve bu iki alanda da adeta uçan bir dehayı tanımlayacağını düşünmemişti. Sound Dergisi'nin 12 Ağustos 2009'da kaybettiğimiz Les Paul'a saygı duruşudur...



Lester William Polsfuss adıyla 9 Haziran 1915 yılında Waukesha Wisconsin/Milwaukee'de dünyaya gelen minik bebeğin, müzik dünyasını kökünden değiştirecek, yaptığı buluşların yanı sıra şarkılarıyla da tam bir yıldız haline gelecek üstün bir yetenek olduğunu anne-baba George ve Evelyn Polsfuss'a birileri söyleseydi, ailenin tepkisi muhtemelen inanmaz bir ifadeyle söyleyenin yüzüne bakıp, sessizce oradan uzaklaşmak olurdu. Alman kökenli bir babanın ve Stutz otomobillerinin üreticisi ailenin üyesi anneye sahip Lester, mutlu bir aile yaşantısına sadece 8 yıl sahip olabilmişti. Minik Lester daha 8 yaşındayken anne ve babasının ayrılıklarına şahit olmuş ve annesiyle demiryolunun yanındaki evlerinde yaşamaya devam etmişti. Anne Evelyn, boşandıktan sonra Alman kökenli Polsfuss soyadını Polfuss olarak değiştirmişti. Lester ise kendi isminin kısaca Les olarak anılmasından hoşlanıyordu. Polsfuss, söylenmesi zor bir soyadıydı ve Les, kendine kendine söz vermişti: Eğer bir gün meşhur olursa ona herkes kısaca Les Paul diyecekti. Bir şekilde tanınmalıydı ama nasıl?   
        
Minik Les, ailesinin parçalanmasının üzüntüsünü demiryolunda rayların üzerinde oynayarak ve bir gün şans eseri eline aldığı mızıkasını çalarak atlatmaya çalışıyordu. Kendi sözlerine göre rezonans ile ilk tanışması da o zamanlara denk gelir: “Evde oturur, geceleri camdan dışarı bakarken, belli hızlarda geçen trenlerin camlarımızı diğerlerinden daha çok titrettiğini fark ettim.” diyor Les Paul kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde. “Hemen sınıf öğretmenime koştum ve bunun nedenini sordum. Öğretmenim beni bir fen bilimleri öğretmenine götürdü ve o kişi sayesinde rezonansın ne olduğunu öğrendim. Benim için maceranın başlangıç noktası oydu.” Aynı yıllarda akustik gitar çalmayı da kendi kendine öğrenen Les Paul, mızıka ve akustik gitar ikilisini bir arada çalmanın bir yolunu da keşfeder: Çelik boyun askısı. Günümüzde halen Les Paul'un keşfettiği şekilde üretilen mızıka askısını daha 9 yaşındayken keşfeden Les Paul, mızıka-gitar ikilisini aynı anda çalabilmesiyle kısa zamanda yerel bir yetenek olarak tanınmaya başlar. 13 yaşına geldiğinde yarı amatör bir müzisyen olarak gitar, mızıka çalıp, vokal yaparak kasabasında müziğini     dinleyicileriyle paylaşmaya başlar. Les 17 yaşına geldiğinde ise müziğin çekimine daha fazla dayanamaz ve okulunu bırakır, o zamanlar Amerika'da yaygın olan radyo topluluklarında kendine yer bulabilmek için St. Louis Missouri'ye taşınır. Sırtında gitarı, cebinde mızıkasından başka yanına hiçbir şey almaz. Amerika'da yetenek avcıları ta o zamanlarda bile insanları takip ettiğinden olsa gerek, Paul KMOX radyo istasyonu için müzik yapan toplulukta gitarist olarak çalışmaya başlar. KMOX, radyoculuk tarihinde bir çok ilke imza atan bir kurum olarak ilginç bir şekilde Les Paul'un karakterine de uyum sağlar. İstasyon, 1927 yılında Kuzey Kutup Noktası'ndan bile yayınını duyurabilmeyi başaran, dünyanın en uzun mesafeli radyo yayınını yapmayı başaran istasyon olmuştur. İki yıl boyunca Sunny Joe Wolverton orkestrasında KMOX'ta görev alan Paul, Wolverton'ın gözetiminde canlı performansı, eşlik müzisyenliğini ve müzik içinde sorumluluk almayı öğrenir. Sunny Joe, Les Paul'un sahne isminin “Rhubarb Red” olmasına karar verir. 1934 yılında müzisyenlik kariyerinde bir üst lige geçmeye karar veren Paul, bir kez daha gitarını sırtlanır ve yollara düşer. Ama bu defa yalnız değildir. Radyonun gizemli dünyasında Sunny Joe ile yaratıp “Rhubarb Red” adını verdikleri alter egosunu da beraberinde Chicago'ya taşır. Radyoların kapıları burada da kendisine açılacaktır.


İlk kayıt macerası, New York ve “The Log”

1936 yılına kadar herhangi bir albümde çalmamış Les Paul, bu yıl ilk albüm kaydını gerçekleştirir. Bir çok kişinin sandığının aksine tamamıyla akustik gitar albümü olan bu kayıtlar, Paul'un alter egosunun ismini taşır: “Rhubarb Red”. Aynı yıl Georgia White isimli bir blues müzisyeninin albümünde gitarist olarak yer alan sanatçı, artık yavaş yavaş kendi topluluğunu kurmanın vakti geldiğini düşünür. Les Paul'un caz müziğine yöneldiği dönem de tam olarak bu zamanlardır. Les Paul Trio adını verdiği topluluğuna ritm gitar ve vokalde Chet Atkins'in kardeşi Jimmy'yi ve basta Ernie Newton'ı uygun bulur. Bir yıl daha Chicago havası soluyan Les Paul, yol arkadaşlarıyla bu sefer birinci ligde oynamayı planlarlar ve 1937 yılında New York'a taşınırlar. New York, o zamanlarda da dünyanın caz başkentidir ve en iyilerin de en iyileri, caz müziğini New York'ta şekillendirmekle meşguldürler. Ama Les Paul Trio'nun kimseden çekincesi yoktur. Zaten kısa zamanda NBC Radyo'nun orkestra şefi Fred Waring'in topluluğunda yer bulurlar ve 5 yıl boyunca dünyanın en çok dinlenen caz orkestralarından birinde çalmanın gururunu yaşarlar. Paul bu sırada çalmakta olduğu enstrümanından bir türlü tam anlamıyle mutlu olamaz. Ona göre içi boş olan bu caz kasa enstrümanların feedback sorunları ve cılız ton karakterleri tamamen değiştirilebilirdi. Les, gitar dünyasında devrim niteliğinde bir deneme yapmaya karar vermişti. “Üst gövdesi titremeyen bir gitar hayali kuruyordum” diyor sanatçı Gibson firmasının kendisiyle yaptığı bir söyleşide; “Küçükken tren yolu demirlerinden bir gitar gövdesi yapmıştım denemek için. Amacım sadece telin titreşimini yükseltmek ve ağacın rezonansını tamamen ortadan kaldırmaktı.”
Les Paul, Epiphone gitar fabrikasının tesislerini mesai saatleri dışındaki zamanlarında kullanmak için firma sahibi Epi Stathopoulo'dan izin almayı başarır ve denemelerine başlar. Yaklaşık bir yıl süren sayısız farklı konseptin sonunda Les, sanki amacına ulaşmış gibidir: Ortaya çıkan gitar, 120 cm'ye 120 cm'lik bir ağaç panelden, bu panelin üzerindeki bir manyetikten, teller ve köprüden oluşan “The Log” yani Kütük'tür. Paul, görünüşü kurtarmak amacıyla eski bir Epiphone gitarın gövdesinden kestiği iki parçayı, ana gövdenin iki tarafına monte eder. Bu gitar, dünyada yapılmış ilk “solid body” yani içi dolu gövdeye sahip gitarlardan birisidir. Tam hayalindeki tasarıma sahip olan bir gitarı ürettiğine sevinirken 1948 yılında çok ağır bir trafik kazası ve geçirir ve sanatçının sağ kolu işlemez hale gelir. Doktorlara göre kolu tamir edilemeyecek derecede hasar görmüştür. Özellikle de dirsek kısmının kaynadıktan sonra hareket kabiliyetine kavuşmasına imkan yoktur. Ama Les gitarsız bir hayat düşünmediğinden doktorlara dolayı sağ kolunu gitar çalabilecek bir pozisyonda alçıya aldırır ve kemikleri kaynayıp acıları dindikten sonra gitar çalmaya devam edebilir. Tüm bu iyileşme süreci tam 18 ay sürer.



Gibson ve Les Paul işbirliği

Dolu gövdeli gitar fikri, 1930'lu yıllarda sadece Rickenbacker firmasının bir modelinde hayat bulmuş ve henüz seri üretime geçmemiş bir tasarım anlayışıydı. Les Paul oldum olası Gibson gitarlarına sadık bir müzisyen olarak, dolu gövdeye sahip elektro gitar üretme fikrini “The Log” adını verdiği kendi tasarımını hayata geçirdikten sonra Gibson firmasına sunar. Amerikalı üretici piyasada kimsenin üretmediği ve talepte de bulunmadığı bu proje için araştırma-geliştirme maliyetlerini göze almak istemez. Öte yandan Leo Fender, aynı sırada kendi solid body elektrik gitarlarının ilk prototiplerini üretmeye başlamış ve seri üretim için hazırlıklarını tamamlamış durumdadır. 1946 yılında Fender ilk dolu gövdeye sahip gitarını piyasaya sunar. İlerleyen yıllarda Telecaster ve Esquier modellerini satışa sunduğunda bu sefer Gibson firması Les Paul'un kapısını çalar. Üretici, Fender'e rakip olacak bir dolu gövdeli elektro gitar için sanatçı ile fikir alışverişine ihtiyaç duyar. Gibson firması, tasarım aşamasındaki gitarın dış görünüşünün alışıldık Gibson karakterinden uzak olmasını istemez. Başka bir deyişle piyasaya çıktığı anda kapışılan Fender gitarlarından olabildiğince farklı görünmesini ister. Les Paul, ağaç seçimi olarak akçaağaç gövde üzerine maun kaplama yapılmasını önerir. Ama firma buna da karşı çıkar ve söylenenin tam tersini gerçekleştirir. Les Paul'un tercihi olan dörtgen yamuk şeklinde bir köprü ve sarı renkli gövde yapısı birebir hayata geçirilir. Daha sonra piyasaya Gold Top adıyla sunulan Gibson Les Paul, çeşitli kaynaklara göre pahalı görüntüsü yüzünden bu renge sahip olmuştur. Gitarın seçenekler dahilinde olan ikici rengi ise siyahtı ve bu da Les'in seçimiydi. İlerki yıllarda Les Paul ile yapılan söyleşilerden birinde, ikinci renk olarak neden siyahı seçtiği sorusuna, “Tamamen siyah olan bir gitar üzerinde elleriniz çok daha hızlı hareket ediyor gibi görünür. Bir de siyah enstrümanın sanki üzerinizde bir smokin varmışçasına size kattığı bir aurası var” şeklinde cevap verir. Tarihte üretilen ilk Les Paul modeli, daha gitarın ismi bile konmadan, Mary Ford ile henüz evlenmiş ve balayını Pennsylvania dağlarında geçirmekte olan Les Paul'e sunulur. Gibson firmasının o yıllardaki başkanı Ted McCarty, “Les'e zor da olsa ulaşmıştık. Gitarı kutusundan çıkarttı, daha ilk notayı vurduğu anda gözlerinin parladığını görebilirdiniz.” Amerikalı üretici ve sanatçı, isim konusunda da anlaşmaya vardılar ve bir sözleşme imzaladılar. Bu sözleşmeye göre zamanının en büyük gitar kahramanlarından biri olan Les Paul'ün ismi Gibson'ın solid body modeline verilecekti ama sanatçı elinde başka bir gitarla hiçbir şekilde medyada görünmeyecekti. Anlaşma oldukça adildi ve gitarlar o kadar güzeldi ki uyulmaması zordu. Ama 1961 yılında Les, bir gitar dükkanının vitrininde daha sonra adı SG olarak değiştirilecek modeli gördüğü anda kalbinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Kendi fikirleri alınan, üzerinde uğraştığı ve adını verdiği gitar bir anda tamamen değişik bir tasarıma sahip olmuştu ve üretici firma arayıp Les'e bu durumu haber bile vermemişti. Gibson firması, satış rakamı olarak Les Paul modellerinden çok daha iyi durumda olan ve çift oyuklu (double cutaway) Stratocaster modeline rakip olabilmek için tasarımda bir takım farklılıklara gitmişti. Bildiğimiz haliyle Les Paul modeli ise üretimden kalkmıştı. Aynı yıl Les, karısından da boşanıyordu. Hem eşi hem de adını verdiği gitar modeli artık hayatında yer almayacaktı. SG, Les Paul modeline göre daha ince, daha agresif ve daha hafifti. Üstelik üretilen son Les Paul modellerinde de yer alan PAF (Patent Applied For) humbuckerlar'a da sahipti. Les Paul modeli belki o zamana kadar beklendiği kadar popüler değildi. Ama kaderin bir cilvesi, 1960'ların ilk yarısında İngiliz gitaristlerin blues müziğine merak salması neticesinde Eric Clapton'ı bir gün bir 1959 Les Paul ile tanıştırır. Clapton, kocaman maun gövdesi, PAF humbuckerlar'ı ve sustain'li sound'uyla Les Paul modelini o yıllarda hemen her konserinde kullanır. Ingiliz ekolünden Rolling Stones'un gitaristi Keith Richards, Jeff Beck, Peter Green, Jimmy Page ve Mick Taylor da Les Paul modelinin bağımlıları olurlar. O zaman İngiltere'de gitar kahramanlarının hemen hepsinin elinde birer Les Paul vardır. Bu durum, enstrümana asıl popülerliğini kazandıran etken olur ve Gibson firması 1968 yılında gerek sanatçılar, gerekse bu sanatçıların takipçileri tarafından uygulanan baskılara daha fazla dayanamaz. Les Paul yine üretimdedir ve Les'in ismi gitarın kafasındaki logo bölümünde yine yerini almıştır.



Deneyler ve kayıtlar

Les Paul, müzisyen kimliğini zaman içinde farklı bir alana taşıyarak kayıt konusunda deneyler ve fikirler üretmeye başlar. Hatta 1940 yılında Queens'deki evinin bodrumunda yaptığı bir deney sırasında o kadar kötü bir şekilde çarpılır ki, iyileşmesi yaklaşık iki yıl sürer. Yılmayan sanatçı, yaptığı çalışmalar neticesinde daha önce kaydedilmiş müziğin üzerine sonradan çaldığı partisyonları kaydetmeyi başarır ve 1947 yılında Lover (When You’re Near Me) single'ını piyasaya sürer. Üst üste 8 kanal gitar kaydedilmiş bu parça bir anda hit olur. Ama sanatçı hala tam olarak tatmin olmuş değildir. Ilk kayıtlarını manyetik bant yerine asetat disklere (acetate disc) yapan Paul, bu kayıt yönteminde ilk önce bir partiyonu çalıp kaydederdi. Daha sonra ilk kaydettiği bölümü pikaptan çalarken, yeni partisyon ile beraber pikaptan çalan müziği de ikinci bir diske kaydederdi ve böylelikle ikinci diskin üzerinde iki kanal gitara sahip olabilirdi. Bazı partisyonları yarım hızda kaydetmişti ve bu bölümler normal hızla çalındığında metronom iki misli hızlı olarak duyuluyordu. Les Paul, bir röportajında ilk kanal kayıt tecrübesini dinlenebilir hale getirebilmek için 500'den fazla disk harcadığını açıklar. Sanatçı kendi disk kesme makinesini de icat eder. Otomobil parçalarından yaptığı bu cihaz için bir Cadillac'ın debriyaj balatalarından faydalanır. Cadillac parçalarının düz ve kocaman olmasından dolayı tercihini bu markadan yapar. 1949 yılından itibaren artık manyetik bant ile çalışmaya başlayan Les Paul, bu teknoloji sayesinde tape delay'i de keşfeder.

Ilk çıkan Ampex Model 200 bant kaydedicilerden birini almayı başaran Paul, bu sisteme de modifikasyonlar yapmadan rahat edemeyecektir. Normalde silme(erase)/kaydetme(rec)/çalma )playback) olarak sıralanan üç teyp kafasının önüne bir kafa daha monte eder. Kayıt cihazına yerleştirdiği bu ekstra kafa sayesinde normalde sadece kayıt yapabilen cihaz, artık kayıtlı bir müziği çalarken yeni bir banta aynı zamanda kayıt da yapabilir hale gelmiştir. Yani eskiden kaydedilmiş bir müziğin üzerine yeni çalınanları, hem de diğer partisyonları duyarak, kaydetmek artık olasıdır. Bu kayıt tekniği günümüzde hala kullandığımız kanal kayıt mantığının da keşfidir. Bu kayıt tekniğinin bir dezavantajı ise yeni kayıt yapılırken eskilerin siliniyor olmasıdır. Yani örnek vermek gerekirse Les Paul, ritm ve bas partisyonlarını kaydetmiş ve solo kısmını çalmaya başlamışken eğer en küçük bir hata bile yaparsa ritm ve bas bölümlerini bir defa daha kaydetmek zorunda kalıyordu. Ayrıca yeni yapılmış kayıt sadece mono olabiliyordu ve her yeni kayıt, müzikte gürültüye sebep oluyordu. Ama Ampex firması, Les Paul'un dehası karşısında etkilendiğini gizlemez ve bu üstün zekalı adamın yaratıcı fikirlerini desteklemeye karar verir. Fikir alışverişleri devam eder ve ilk önce çift kanal, sonra 3 kanal kayıt yapabilen modeller keşfedilir. Ama Les Paul'un aklında 8 kanalı kayıt cihazı vardır ve bunu yaratmadan içi rahat etmeyecektir. 1953 yılında 8 kanal kayıt cihazı geliştirme projesi başlar ve projenin başarıya ulaşabilmesi için geçen süre tam 3 yıl olacaktır. Tüm bu süre zarfında Les Paul'ün müziği artık demode olmuştur ve 8 kanal kayıt cihazını keşfetmesine rağmen bu teknoloji ile yapmış olduğu bir tek hit parça bile yoktur. Bazı otoriterler ise tarihin bu kısmının biraz çarpıtıldığını iddia ederler. Detaylı araştırmalarımız sırasında, bir çok otoritenin 8 kanal kayıt cihazının üretiminin Ampex ürün geliştirme bölüm başkanı Ross S. Snyder'ın eseri olduğunu ve Les Paul'un bu keşfin üzerine ismini yapıştırdığını iddia ettiklerini gördük. 8 kanal kayıt cihazında bulunan Sel-Sync(Selective Synchronisation) teknolojisi, Ampex stüdyolarında icat edilmiş ama patent hakkı için hiçbir girişimde bulunulmamış. O yüzden bu iddiaların doğruluğunun kanıtlanması da şimdilik mümkün görünmüyor. Öte yandan Ross S. Snyder ve Les Paul'ün bir dönem aynı fikir üzerinde çalıştıklarını, hatta 8 kanal kayıt cihazına Les Paul'un “Octopus” yani Ahtapot adını verdiği de bilinen bir gerçek. Bu noktada neden 8 kanal sorusu akıllara gelebilir. Bu sorunun cevabı fiziksel bir sınırlamada gizli. O yıllarda ses kayıtları için kullanılabilen en geniş bant, 1 inçlik makaralardı. 1 inçlik makara bantlara en fazla sığabilen kanal sayısı ise o yıllarda 8'di. 8 kanal kayıt cihazının gelişimi için teknolojik olarak inanılmaz keşifler ve gelişmeler yapılmıştı. Başarıya ulaşmak için yeni kayıt, çalma ve silme kafalarının geliştirilmesi gerekliydi. Öte yandan düşük seviyeli/yüksek empedanslı devre sisteminin üretilebilmesi de, senkronun kayıt ve çalım sırasında bozulmaması için gereken bir şarttı. Aksi taktirde yeni kayıtları yaparken diğer kanalların çalımı sırasında senkron sorunu ortaya çıkıyordu. Bu da işe yaramaz kayıtlar anlamına geliyordu. Ampex mühendisi Mort Fuji, Sel-Sync adı verilen bu keşfin tam anlamıyla çalıştığını teyit edene kadar tam 3 yıl geçmişti.



92 yaşında sahnede

Hayatının çeşitli kısımlarında ölümle burun buruna gelen ve hatta sakat kalan Les Paul, 1965 yılında geçirdiği bir kalp krizi ile ölüme bir kez daha yaklaşır. Çok seyahat etmekten ve hiç dinlenememekten kaynaklanan bu sağlık sorunu, Les Paul'u gerçekten korkutur ve sanatçı müziği bırakıp dinlenmeye karar verir. Ama doktoru bunu kabul etmez ve Les Paul'a gitarı hiç bir zaman boşlamamasını, müzikten uzak kalmanın onu mutsuz kılacağını söyler; kendine dikkat etmesi koşuluyla müziğine devam edeceğinin sözünü alır. Les Paul o günden beri hayatının son gününe kadar sahne ışıklarından, seyircilerinden ve gitarlarından uzak kalmadı. 92 yaşında bile New York'un caz klüplerinde her pazartesi akşamı sahne almaya devam ediyordu. Waukesha Wisconsin/Milwaukee'de başlayan ve New York'ta sona eren bu müzik yolculuğu, arkasında sayısız buluşlar, dünyanın en meşhur gitarı, koskoca bir kayıt endüstrisi, onlarca beste ve hepsinden önemlisi unutulmayacak bir isim bıraktı. Les Paul, bilim ve sanatı birer kanat olarak özgürlüğü için kullandı ve özgür bir kuş gibi, uçmaktan hiç vazgeçmedi.

Üç Farklı Karakter



Godin Multiac Spectrum SA


Godin'in Multiac akustik gitar ailesinin en üst modellerinden biri olan Spectrum; akustik, elektrik ve synth gitar tecrübelerini aynı anda yaşamamıza imkan sağlıyor. Bilgisayar dünyası ile de barışık bir akustik enstrüman olarak dikkat çeken Multiac'i stüdyomuzda inceledik.

Bazı gitarlar ile ilk tanışma anınızda, o enstrümanın size farklı bir takım armoniler, ritmler veya akorlar çaldırabileceğini hissedersiniz. Bu, gitarın ağacından mı, tasarımı veya gövde yapısından mı gerçekleşir söylemek zor. Ama farklı karakterli bir gitarı elinize aldığınızda onun sizi yönlendirdiğine şahit olursanız, bu duruma şaşırmayın. Gitarın sihiri, zaten canlı gibi bir enstümanl olmasında yatmıyor mu? Godin'in Multiac Spectrum modeli ile tanıştığım anda, enstrümanın hissettirdiği de tam olarak buydu: Farklı şeyler çalmaya hazırdım. Evimdeki Fender, Ibanez ve Gibson üçlemesinin bana yıllardır verdiklerinden farklı bir tat yakalamak için Godin biçilmiş kaftandı. Enstrümanın son derece gelişmiş elektronik kabiliyetlerini anlatmaya başlamadan önce Multiac'in bir akustik gitar olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla incelemeye öncelikle enstrümanın akustik tonları ile başlamayı doğru buluyorum.

Akustik gitar karakteri
Bana haklı olarak “Spectrum modeli üç karakterli bir enstrümanken neden akustik karakterini incelemek neden” diye sorabilirsiniz. Ama bence bir gitarın elektronik alt yapısı ne kadar gelişmiş olursa olsun, gövde akustiğinin üst seviyede olmaması tüm artı özelliklerini perdeleyecektir. Multiac serisinin tamamında maun gövde ağacı, maun sap ve abanoz klavye bulunuyor, içi akustik yapıya uygun olarak boş bırakılan gövdenin üst kaplaması ise ladin ağacından. Ses deliğine sahip olmayan Spectrum, buna rağmen hacimli ve volümlü bir ses sahip. Işçilik açısından üst seviye bir yapı sunan Godin, markasının alıştırmış olduğu kalite çizgisinden Multiac serisinde de vazgeçmiyor. Enstrümanın ton rengi için “gevrek” kelimesini kullanabiliriz. Yani çıplak sesiyle oldukça mid karakterli bir ton sunan Multiac'in akustik çalımı da en az amplifikatörlü çalımı kadar keyifli. Tonal olarak dengeli bir yapı sunan gitar, basları aşırı vurgulamamakla beraber, alt ve üst frekans dağılımını dengeli bir şekilde sunuyor. Gerek açık akorlarda gerekse normal akor çalımlarında hem kök hem de diğer sesleri tek tek duymak ve ayırt etmek Godin'in başarılı akustik tasarımı sayesinde mümkün oluyor. Bu karakteristik tonu yakalamak için Godin mühendisleri, gitarın gövde içinde ses odaları yaratmışlar. Kısacası enstrümanın sadece akustik gövde sesini duyarak çalmak da oldukça keyifli ve mikrofonlanmış tonu da oldukça tatmin edici. Ama bildiğimiz gibi bu gitarın en büyük özelliği farklı karakterlere bürünebilmesi. Bunun için isterseniz enstrümanın iddialı olduğu diğer alanlara geçelim.

İster elektrik, ister akustik gitar
Multiac Spectrum, sap kısmında Seymour Duncan imzalı bir single manyetiğe, köprüsünün altında ise bir piezo manyetiğe sahip. Dolayısıyla gitarın alt bölümünde hem elektro gitar hem de piezo bağlantısı bulunuyor. Ama jak girişlerinin yanında bir de sürpriz bizleri bekliyor. Enstrümanda aynı zamanda gövde içinde saklı synthsizer kontrol birimi bulunuyor. Jak girişlerinin hemen yanında bulunan 13 pinli giriş ile ses kartınıza veya Roland gitar synth'lerine bağlanabilen Multiac Spectrum, bu yapısıyla da eşsiz bir tecrübe sunuyor. Godin'in gövdesine bakıldığında sapın hemen üst kısmında yer alan EQ dikkat çekiyor. Sadece EQ değil, aynı zamanda synth kontrol birimini de barındıran bu bölümün en solundaki “blend” düğmesi ile piezo manyetiğin ses şiddetini kontrol ediyoruz. Bu düğme akustik gitar bağlantısı kullanılırken, piezo manyetik ile elektro gitar manyetiğinin karıştırılmasını da sağlıyor. Düğme alta doğru çekildikçe piezoyu, üste doğru itildiğinde ise Seymour Duncan elektro gitar manyetiğini devreye sokuyor. Onun hemen yanındaki üç knob bize akustik manyetik devredeyken tiz, mid ve bas parametrelerini değiştirme şansı sunuyor. Bu düğme grubunun en sağında yer alan seçenek ise gitar synth'in volume düğmesi olarak görev alıyor. Yani enstrümanımızı MIDI gitar olarak kullanırken çıkış seviyesini bu düğme ile ayarlayabiliyoruz. Bu grubun üst bölümünde konumlandırılmış iki yuvarlak düğme ile ortalarındaki switch de gitar synth ile ilgili. Gitarımıza bağladığımız synthsizer'ımızın ses bankaları arasında dolaşmak için sol ve sağdaki düğmeleri kullanırken, mid frekansları değiştirmek için de ortadaki switch'ten faydalanıyoruz.

Farklı Bağlantılar ve Değişik Karışımlar
Multiac Spectrum SA modelinin bence en keyifli özelliği, bir gitar üzerinde onlarca farklı gitar karakteri yaratabilmemize imkan veren farklı bağlantı seçenekleri. Ilk bakışta kafa karıştırıcı gibi görünse de aslında bu gitarın kalbinde yatan, “blend”yani karışım adı verilen ve piezo ile elektro gitar manyetiklerinin seviyesini karıştırma imkanı sağlayan düğme. Yukarıda da anlatmış olduğum gibi akustik gitar bağlantısı yapıldığında, “blend” düğmesi ile piezo manyetiğin ses şiddetini kontrol etmek mümkün. Bu düğme ile sadece akustik gitar bağlantısı yapılmış durumdayken piezo manyetik ile elektro gitar manyetiğinin karışımından kendi tonumuzu oluşturabiliyoruz. Düğme alt pozisyona indirildikçe piezo, üste doğru itildikçe Seymour Duncan elektro gitar manyetiği devreye giriyor. Bir Peavey lambalı amplifikatör ve bir de klüp ortamındaki PA sistemi ile deneme şansını bulduğum Godin'i kullanırken tavsiyem, eğer elektro gitar ağırlıklı bir set up içindeyseniz amplifikatörünüze bağlantıyı elektro gitar çıkışından yapmanız. Öte yandan gitarın akustik karakterinden de faydalanacaksanız, şu şekilde bir bağlantı ile oldukça başarılı sonuçlar elde edebilirsiniz: Akustik gitar çıkışından amplifikatörünüzün temiz kanalına bağlantıyı yapın. Gövdenin en üst kısmındaki blend düğmesinden piezo ile elektro gitar manyetiği arasındaki dengeyi kurun. Benim tercihim, %75-%25 oranında ağırlıklı elektro gitar manyetiği tonu kullanmak oldu. %25'lik akustik tonunu da genel gitar miksi içerisinde detay tonları almak için kullandım. Bu durumda karşınıza oldukça güçlü bir caz gitar çıkıyor. Godin'i sadece PA ile kullandığımda ise ağırlık olarak akustik gitar tonundan faydalandım. Sistemin genel karakterine göre elektro gitar manyetiğini de değişik oranlarda karıştırdım. Işleri biraz daha karmaşık hale getirmeye ve hem akustik gitar hem de elektro gitar çıkışını aynı anda kullanmaya ne dersiniz? Ama bu durumda piezo manyetiğin normalde “blend” olarak kullandığımız düğmesi sadece bir volume potu olarak görev alıyor ve karışım işlemini iyiden iyiye manuel gerçekleştiriyoruz. Piezoyu en üstteki düğmeden kontrol ederken, elektro gitar manyetiğini ise gövdenin yan kısmında konumlandırılmış knob ile yapıyoruz. Incelememiz sırasında bu bağlantıyı şu şekilde gerçekleştirdik: Elektrik gitar çıkışını lambalı Peavey Classic 30 Serisi amplifikatöre, akustik bağlantıyı ise Hiwatt transistörlü 100W'lık bir amplifikatöre yaptık. Her iki amplifikatörü de flat olarak EQ'ladık. Iki amplinin de volume'lerini dengeli bir hale getirdikten sonra akustik manyetiğin bağlı olduğu Hiwatt'ı gitarın blend düğmesi ile kontrol ederken, lambalı Peavey'nin elektro gitar manyetiğine bağlı olan volume kontrolünü de yan kısımdaki volume potu ile gerçekleştirdik. Tahmin edilebileceği gibi özellikle ikili bağlantı yaptığınızda karşınıza ekstra güçlü ve doygun bir ton çıkıyor. Ama yazının en başında da belirttiğim gibi enstrümanın akustik karakterinde farkettiğim gevrek karakter de oldukça başarılı bir şekilde her türlü bağlantıda duyumumuza sunuluyor. Godin'i seçmiş oldukları elektro gitar manyetiği tercihinde de tebrik etmek lazım. Zira Seymour Duncan imzalı bu manyetik, gitarın karakterini olabilecek en iyi şekilde yansıtmayı başarıyor. Testimiz sırasında 13 pinli synth bağlantısını da denedik. Roland GR Serisi bir gitar synthsizer ile denediğimiz Spectrum SA, gecikmesiz ve oldukça rahat bir kullanım sunmayı başardı. Hem akustik, hem synth gitar kullanımına da izin veren Godin, farklı bakış açıları, deneyimler ve bambaşka ufuklar açmak konusunda bir hayli iddialı.

Sonuç
Son derece profesyonel bir enstrüman olan Godin Multiac Spectrum SA modelini, müzik piyasasında hem sahnede, hem de stüdyoda aktif olarak müzik yapan profesyonel kullanıcılara tavsiye edebiliriz. Farklı bağlantı seçenekleri, akustik bağlantısındaki blend özelliği ve kendine has akustik gitar karakteriyle Godin, komple bir akustik-elektrik gitar paketi sunuyor. Zaman zaman çok işinize yarayacağına inandığım synth gitar eklentisi de enstrümanın bünyesinde bambaşka bir renk olarak sunuluyor. Do Re Müzik'ten ulaşabileceğiniz bu alımlı gitarın etiket fiyatı, 1638 Euro olarak belirlenmiş.


Godin Multiac Spectrum SA Teknik Özellikler:  
Masif ladin ön kapaklı maun gövde ve sap
Abanoz klavye (16 inç radius)
25.5 inç skala uzunluğu
Seymour Duncan Lipstick Manyetik
Manyetikler için ayrı ton ve volume kontrolü
13-Pin MIDI çıkışı Yüksek seste Feedback önleyici
Siyah, natürel ve kanyak renk seçenekleri
Godin gigbag
Fiyat: 1638 Euro

Thursday, 8 October 2009

Rock Starlar İş Başında!





1980'ler hard rock ve hard'n heavy dünyasının tam ortasında büyüyüp de 1990'lı yıllarda rock barlarda Bon Jovi'nin şarkılarıyla dağılıp giden bir jenerasyon olarak bu habere en çok 30'lu yaşlarını yaşayanlar sevinecek: Bon Jovi, artık popçu çocuk imajından eski haline dönüyor ve beraberinde eski dostları da taşıyor. Bol gitarlı, bomba gibi nakaratlarla bezenmiş yeni Bon Jovi albümünü dinlemeye hazırız 


Daha 1991 yılı olmamıştı ve grunge devriminin gerçekleşmesine az kalmıştı. İlkokuldan ortaokula geçtiğimiz yıllardaki kimlik arayışımıza kattığımız müzikle tanışmamız için Iron Maiden, Skid Row, AC/DC, White Lion gibi grupların orijinal kasetlerine ulaşmamız gerekiyordu. Ama metalciler ve acidçiler şeklinde ayrılmış zamanının müzik dinleyen güruhunun içindeki küçük grupları keşfetmemiz de geç olmamıştı. Metalciler grubunun içinde yer alan alt kümelerden biri de rock'çılardı Kadıköy civarlarında. Metal ve türevlerinden çok, akrobatik gitaristlerin yer aldığı ve gitar sololarının ön planda olduğu grupları dinleyen, uzun saçlı, beyaz Reebok Pump ayakkabılı ve deri ceketli bu güruh, benim de dinlemekten zevk aldığım müzikleri dinliyor, aralarında bitmek tükenmek bilmeyen gitar ve gitarist sohbetlerinden bir türlü vazgeçmiyorlardı. Hard'n Heavy sözünü de ilk o sırada duymuş, bu afilli delikanlılardan birinin elime kendi kasetçalarında benim için çoğalttığı 60'lık kasedi tutuşturup “Bu gitaristi iyi dinle, bu grup Amerika'da patlamalar yapıyor” demesiyle Slippery When Wet albümüyle de tanışmıştım.  You Give Love a Bad Name, Livin' on a Prayer ve Wanted Dead or Alive gibi mega hitler, kısa sürede ezbere alınmış, Bon Jovi de elden geldikçe takip edilmeya başlanmıştı. Yıllar geçti ve 1992 yılında Keep The Fatih albümü ile biraz yumuşasa da Bon Jovi sevgimiz bir türlü bitemedi. Ama sanki son yaptıkları country ve pop kokan işlere pek ısınamamıştık. Özellikle 1990'ların ikinci yarısı ile başlayan Bon Jovi albümleri gerçek hayranları için eskilerin yerini tutmaktan uzaktı. Şimdi ise Bon Jovi hayranları için yeni bir ümit doğdu. Zira yeni albümün prodüksiyon notları elimize ulaştı ve söylenenler gerçekten eski dostların en iyi yaptıkları işe yani Rock'n Roll'a geri döndüklerini müjdeliyor.

Bon Jovi'nin gitaristi ve bir çok bestenin de ortağı olan Richie Sambora, albüm hakkındaki düşüncelerini açıklıyor: “2007 yılında Nashville'e gittiğimizde, müziğin bizi çok farklı yerlere taşıyacağının farkındaydık. Jon (Bon Jovi) da ben de Lost Highway albümü kaydetmek için elimizde bir not defteri ve bir gitarla yola çıkmıştık. Müzik bizi buldu adeta.” Lost Highway albümü gruba platin plak kazandırmış olabilir ve bu durum mali açıdan bakıldığında tam bir başarı olarak görülebilir. O zaman tutması garanti bir işe mi girişecek Bon Jovi yoksa akıllarını kurcalayan bir takım sorular var mı? Sambora bu konu hakkında; “Başarılı olduğumuz bir formülü fotokopi makinesinden çıkmış gibi taklit etmek müzikal olarak yapmak istediğimiz en son şeydi. O yüzden Jon beni arayıp 'Bestelere başlıyoruz' dediğinde ikimiz de nasıl hissettiğimizi kendimize sorduk. Rock'n Roll, bu sorgulamanın sonunda ortaya çıkan tek cevaptı.”

Beste aşamasına gelindiğinde Sambora, eşyalarını toplayıp Jon Bon Jovi'nin evine taşınmış ve bitmek tükenmek bilmeyen bir üretim süreci de başlamış. İkili kısa sürede toplam 28 şarkıyı kaba hatlarıyla bitirmiş. Sambora demo aşamasını ise “Biz demo yapmayız. İkimiz de akustik gitarlarımızı alıp eski ses kayıt cihazımızın önünde çalarız. Bir şarkının nakaratını alalım, diğerinin söz kısmının orasından keselim, üçüncü bir şarkıyla birleştirelim gibi bir çalışma yapmayız hiçbir zaman. Jon ve ben bu işi 25 yıldır yapıyoruz ve elimizde ne zaman iyi bir şarkı olduğunu da anlayabiliyoruz. Kötü bir işi cilalamakla o iş harika olmaz, bunu çok iyi biliyoruz.” diyerek özetliyor. “Jon ile bir şarkıyı grubun geri kalanına taşımamız için o şarkıyı son haline getirmemiz şart. Ondan sonrasını ise grup elemanlarının yaratıcılığıyla pekiştiriyoruz. Albüm kayıt aşaması ise bambaşka bir konu. İşin o kısmı tüm pürüzlerin ve aklımıza takılan noktaların temizlendiği bölüm. Ama oraya gelebilmek için gerçekten şarkınızdan emin olmalısınız.”

 Bon Jovi, The Circle albümünde prodüktör olarak Have A Nice Day albümünün ve Lost Highway'in de yarısının prodüktörlüğünü yapan John Shanks ile beraber çalışıyor. Sambora, geçtiğimiz yıllarda elinde hep kendi imzalı serisi Fender Stratocaster ile görmeye alıştığımız bir müzisyen. Bu albümde ise tüm alışkanlıkları kırdığını ve onlarca farklı marka ile modelde gitar kullandığını belirtiyor: “O kadar çok gitar değiştirdim ki hepsini saymam mümkün değil. Bir 1958 Gibson Explorer kullandım ki gerçekten müthiş bir gitardı. Onun dışında bir Duesenberg, P-90 mayetikli bir Les Paul JR, '59 ve '68 modeli iki farklı Les Paul, iki farklı Telecaster ve John Shanks'in Stratlar'ını da kullandım. Hepsi birbirinden harika gitarlardı.”

The Circle albümünün çıkış şarkısı olan We Weren't Born To Follow, Eylül ayının ikinci haftası itibarıyla yurtdışındaki radyolarda dönmeye başladı. Bon Jovi'nin bu şarkıyla ilgili ilginç de bir çalışması var. Grup, radyo versiyonu için Sambora'nın gitar solosunu Beatles vari bir şekilde çalma isteğini kabul etmişti. Ama şarkı radyolarda yayınlandığı anda Sambora hayranları, grubun internet sitesini elektronik posta bombardmanına tutarak gerçek bir Sambora solosu istediklerini belirtmişler. Richie ile Jon da aralarında yaptkları küçük bir toplantıda gitar fanlarının istedikleri gibi bir solonun albüm versiyonunda yer almasına karar vermişler ve Sambora alıştığımız melodik ve akıcı sololarından bir yenisini albüm versiyonuna yetiştirmiş. Peki bu dinleyicilerin yönlendirmesine açık olmak anlamına mı geliyor? “Hiç de öyle değil” diyor Sambora son olarak. “Grup müzisyeni olmanın mantığı, şarkılara en uygun şekilde çalabilmekten geçiyor. Genel olarak bu süreçten memnunum. Bazen çaldıklarınızın dinleyiciler üzerinde denenmesi işe yarayabiliyor. Neticede albüm versiyonunda çaldığım solo duyulduğunda herkesin bayılacağına eminim.”

10 Kasım 2009 tarihinde piyasaya sürülecek olan The Circle albümü bakalım gerçek Bon Jovi fanlarını yani bizleri tatmin edecek mi? Kulaklarımız cayır cayır gitarların olduğu ve prodüktörlerin korkmadan rock'n roll ruhunu yansıtabildiği albümlere hasret kaldı. Bekliyoruz.





Slash, Dave Grohl ve Duff McKagan aynı stüdyoda





Slash, uzun zamandır üzerinde çalıştığı solo albümünün kayıtlarına nihayet başladı. Albümün kayıt aşamasında Dave Grohl'den Iggy Pop'a uzanan geniş bir yıldızlar topluluğu ünlü gitariste destek veriyor. Albümde yer alacak enstrümantal parçalardan birisi için davulda Nirvana'nın davulcusu, Foo fighters'ın kurucu, gitarist, vokalist ve bestecisi Dave Grohl ile bas gitarda Guns'n Roses zamanlarından takım arkadaşı Duff McKagan ile beraber çalışan Slash, bu şarkının kayıtları için “Davulda Dave, basta Duff ile müthiş bir kayıt gerçekleştirdik” diyor blogunda. “Çok sert ve güçlü bir parça çıkarttık. Bu şarkıyı enstrümantal olarak düzenledik.” Son yıllarda Velvet Revolver grubunda çalan Slash, Revolver'ın solistinin ayrılması ile duraklama dönemine girdikleri bugünlerde tüm konsantrasyonunu solo çalışmasına vermiş durumda. 1980'lerin sonundan başlayan Guns'N Roses macerasını 90'lı yılların efsanevi albümleri Use your Illusion I ve II ile taçlandıran ve gitarist olarak tüm dünyada en büyük hayran topluluklarından birisine sahip Slash, solo çalışmasında mikrofonu Fergie, Ozzy Osbourne, Chris Cornell ve Iggy Pop'a teslim ediyor. Red Hot Chili Peppers’dan Flea bas gitar kayıtlarında, Guns N’ Roses’dan diğer bir takım arkadaşı gitarist  Steven Adler gitar partisyonlarında ve davul virtüözü Josh Freese de davul kayıtlarında Slash'e destek olacaklarını açıkladılar. Tüm bu isimleri görüp gitarda da Slash olduğunu bilmek, şimdiden sabırsızlıkla beklememize yol açıyor. Umarız Slash, Guns'N Roses günlerindeki performanslarını yakalayan bir albüm ile karşılar bizleri.

Wednesday, 23 September 2009

MySpace Yasağını Protesto Ediyoruz!










KISIN SESİNİ ŞU MÜZİĞİN! 
Müzikle yaşayan, müzikle nefes alan bir kişi olarak şahsen müzik çalan bir yerde duymaktan en rahatsız olduğum cümlelerden birisidir “Müziğin sesini kısın” cümlesi. Dinlenmek, paylaşmak, duygu, düşünce ve hayata bakışın ortak bir şekilde özümsenmesi için yaratılmış bir sanatın kısılması, gereksiz görülmesi, sanatçıların ve
müzisyenlerin hor görülüp yok sayılmaları anlamına gelir benim için. Çalıştığım, bulunduğum ve sevdiğim her yerde müzik mutlaka vardır, kimseyi rahatsız etmeden, bulunduğu ortama enerji, mutluluk ve duygu katacak şekilde... Ama gelin görün ki Eylül ayının ikinci haftasının sonlarına doğruydu ülkemizde bağımsız müzik, paylaşımcı müzik, özgür ve yepyeni müzik bir anda sonuna kadar kısıldı. Evet MySpace ve LastFm sitelerinin mahkeme emriyle kapatılması rezaletinden bahsediyoruz.  Hayatını müzikten kazanarak yaşama gayretinde olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kimin hakkının kimden korunduğunu anlayamadığımız bir yasak olarak karşımıza çıkan bu site kapatma kararının, arka planında yaşananların ne olduğunu müzik endüstrisinin çirkin çarklarının içinde yaşamak zorunda olanlar bilebilir belki. Ama müzik dinlemek, müzik üretmek, özgürce paylaşmak ve sesini dünyaya duyurmak gayretindeki insanları aydınlatmak da görevimizdir. Öncelikle hepimizin bildiği gibi MySpace ve Last FM, yasal olarak müzisyenlerin onay verdiği ve çoğunlukla kendilerinin yönettiği bir müzik dinleme portalıdır. Şimdi ülkemizde müzisyenlerin üzerinden para kazanabilmek için ne yapmak gerekli? Çeşitli büyük firmaların son birkaç yılda ortaya çıkartmış olduğu portallara parayla üye olup müziği yasal olarak indirmek lazım. MySpace, aslında pazarlama olarak tam bir cinlik örneği. Müziği siz müzik sahibi izin vermedikçe indiremezsiniz ama hızlı bağlantınız sayesinde indirmiş gibi dinleyebilirsiniz. Böylece ne olur? Çeşitli sitelere para vermeden müzik dinlemenizi illegal yollara başvurmadan da gerçekleştirebilirsiniz. Ayrıca yurt dışında yapılan yeni eserleri günlük olarak takip edebilir, albümü bile çıkmamış sanatçılarla dost olup onların tanınmasına yardımcı olabilirsiniz, hatta onlar da size yardımcı olabilirler. Böyle bir durum için geçtiğimiz ay dergimizin sayfalarında tanıttığımız Run the Red Light grubunu örnek göstermek mümkün. Öte  yandan kayıtlarını bitirmiş olduğumuz, dergimizin diğer editörü Aydilge'nin albümünün masteringleri için de MySpace'ten tanıştığımız Capitol Records'da çalışan Evren Göknar ile profesyonel anlamda iş yaptığımızın da altını çizmek isterim. MySpace'i yasaklamak, adı sanı çok belli olan bir statükocu zihniyetin ceplerini doldurup doldurup taşırmasını sağlamak için yapılmış bir yoldur. Buna suskun kalan müzisyenin, hakkını savunmayan müzik severinse yasaklarla yaşamaya devam etmesi normaldir. Bu yüzyılda müzik dinlemek kimseye sormadan ve danışmadan yapabileceğimiz son özgürlüklerimizden birisidir. İnternetin bu kadar gelişmesinin sebeplerinden birisi de müziğin bağlayıcı ve paylaşımcı ruhu yüzündendir. Bunu bile çirkinleştirip, statükocu ve yasakçı zihniyetle birleştirip bir de üstüne telif haklarını koruduğundan ket vuranlara ise daha yaratıcı ve yasağı desteklemeyen, müziğin özünde olan özgürlüğü ön plana çıkartan yollara başvurmalarını teklif ediyoruz. Alternatif yollar mı istersiniz? Mü-Yap'a üye olan ve sayıları toplamda iki elin parmakları kadar olan plak şirketlerinin yönetim kadrolarıyla yapılacak bir toplantı sonrası, plak şirketlerinin bağlı tuttuğu sanatçıların MySpace sayfaları kendi rızalarıyla deaktif hale getirilebilir. MySpace ve Last FM siteleri telif konusunda anlaşma imzalayana kadar ülkemizde albümü bulunan hiçbir sanatçının sitesinden müzik dinlenmez, öte yandan bağımsız ve sesini kendi imkanlarıyla duyurmak isteyen müzisyenin emeklerine ve söz hakkına ise karışılmamış olur. İşin bir diğer hukuken yanlış bölümü ise Last FM sitesine para vererek üyelik hakkı almış müşterilerin hakları. Ama bu gibi “detay”ları maalesef düşünmek işimize gelmiyor. Telif haklarını koruma adı altında özgür, bağımsız ve yeni müziği engelliyoruz. KISIN ŞU MÜZİĞİN SESİNİ demekten müzik endüstrisini koruma çerçevesi altında bile olsa sıkılmıyoruz. Ama artık buraya kadar. MySpace ve Last FM siteleri açılana kadar sayfalarımızda bu konuya yer vermeye devam edeceğiz. Sonuna kadar AÇIN ŞU MÜZİĞİN SESİNİ diye bağıracağız. (23 Eylül 2009 tarihi itibarıyla MySpace ve Last FM siteleri hala kapalıydı. Mü-Yap başkanı Bülent Forta, telif hakları konusunun çözülmesi durumunda yasakların kalkacağını ve kendisinin de yasağı desteklemediğini belirtti. Yasağı desteklemeyenlerin yasak koymamasını, alternatif ve barışçıl yöntemlere başvurmalarını diliyoruz.)

Monday, 14 September 2009

Sanal Gitar Kahramanları Ekran Başına



Guitar Hero 5 tüm dünyada salgın haline geliyor 
Daha önceki müzik ve gitar simülasyonlarını oynamış ve bu hastalığa kapıldıysanız yeni ilacınız 1 Eylül itibarıyla raflardaki yerini almış durumda. Guitar Hero 5, tüm dünyadaki gitar fanatizmini doruk noktalarına çıkartarak ekranlarımızdan bizi selamlıyor. Yeni oyunda bir çok farklı şarkının yanı sıra enstrümanlar, sanatçılar ve gruplar da oldukça geniş bir yelpazede sunuluyor. 3 Doors Down, Nirvana, Santana, Blink 182, Blur ve daha onlarcası çalmamız için bizi bekliyor. PS 3, XBox 360, Wii'den oluşan yeni nesil konsolların internet ağı ile olan ilişkisini de verimli kullanmayı planlayan beşinci oyun, indirilebilir içeriği ile de ömrünü uzatmayı planlıyor. Internet üzerinden dünyanın dört bir yanındaki gitarist adayları ile kapışabileceğiniz oyuna bizim tavsiyemiz çok fazla takılmamanız. Zira gerçek gitarınız, kenara atılmaya gelmez, sürekli ilgi ve çalışma ister. İyi oyunlar.